25 Eylül 2017 Pazartesi,
.
29
Amasya
.

Görkem Yılmaz

Sevemedim Sonbaharı Ben; Alışamadım...

Kadın ve erkeğin, yaygın kanı ve feminist yaklaşımla “eşit oldukları” fikrine hiç inanmadım ben… Kadının “kadın”, erkeğin “erkek” olarak varoluşsal açıdan ayrı kıymetlerde olduğuna, ikisinin de şayet “insanlık” vasfına sahipler ise “insan” olarak onlara verilen değerin eşit olması gerektiğine inananlardanım. Dişiliğini seven ve sonuna kadar kadın olmaktan çok mutlu bir birey olarak da kadınların bazı muayyen dönemlerinde onlara anlayışla yaklaşan erkeklere bayılıyorum! Bu girişi de sırf bu son cümleyi kurmak için yaptım; itiraf edeyim!

Muayyen dönem dediysem, amaan hemen öyle algılamayın; kadınsı mevzularla başınızı şişirmeyeceğim…  

İki haftadır tabiri yerindeyse “kalem kıpırdatamıyorum”! Mevsimim bitiyor çünkü; yaza aşık ve asla doyamayan ben, onu bitiren bahar’ın önüne gelen o “Son”a düşmanım! Ve bu süreçte “Yahu içimden yazmak gelmiyor; mevsimim biterken bana bir kal geliyor! Yaratıcılık sıfır!” dediğimde büyük bir anlayışla “Tamam, sen rahat ol!” diye şefkatle yaklaşıp, arada bir de hal hatır soran, bazı zamanlarda moral veren ve beni motive eden İyelik ailesine bayılıyorum! Kızlar, açık adresi ben verdim; “Adam mı kaldı da bir de anlayışlısını bulalım yahu!” serzenişindekilere ben daha ne diyeyim… Selam olsun:)

Bu vesile ile çöpümüzü de çattıktan ve umarım birkaç aşka vesile olmanın “ekstra puan”ını hesabıma işlettikten sonra asıl mevzumuza döneyim…

***

Sizin için de kendinizi sorgulatan bir mevsim midir Sonbahar? İçinizdeki cıvıltıları sarartan, heyecanları, tutkuları, aşkları ardında bırakan, hüzünü gelişiyle başlayan, insanı içine kapatan… 

Tutkuyla Sonbaharı bekleyen insanları hiç anlamamışımdır mesela; benim için umudun, aşkın, hayatın sonlandırıcısı gibidir bu mevsim; adındaki “Son” ondandır aslında… Bakmayın Hollywood’un Sonbahara öykündüren dumanı üstünde aşk filmi pazarlamalarına; benim için Onur Saylak’ın tepesinden aşağı kıyametler kopartan, hırçın ve fırtınalı Karadeniz kadar karanlık bir filmdir Sonbahar! Ödüllü olması da içimdeki güneşi parlatmaya yetmez... 

“Şimdi herşey bitti, Sonbahar mı kaldı kavga edeceğin?” dediğinizi duyar gibiyim; ama inanın öyle değil… Aşkı hayatın her alanında herşeyin önüne koyduğumdan, gerçek aşkı bulmanın hele günümüzde çok zor olduğunu bildiğimden ve o gerçek aşkları özlediğimden belki de her Sonbaharda hüzüne bulanırım. Bugün hissettiğiniz, “benim gerçeğim” dediğiniz, kural olarak önünüze set ettiğiniz herşeyin temelinde çocukluğunuz ve orada yaşadıklarınız yatar ya… İşte bir psikiyatristin koltuğu misali uzatıp kendimi, “Haydi şimdi gözlerini kapat ve çocukluğuna dön: orada ne görüyorsun Sonbahara dair?” desem eminim direk Sonbahara dair net bir şey çıkmaz; ama işte o İlkbahar var ya…  Ah o İlkbahar ve onun getirdiği her güzel şeyi yaza evriltip sonra da tüm o güzelliklere “Son” verdiren Sonbahar!  

İşte bu mevsimle kavga edişim, özünde umutla baharın gelişini beklerken hep çocukluğuma dönüşüm belki de aşkı bir baharda öğrendiğimdendir…

*** 

Küçücük bir kız çocuğuydum o zamanlar, dünyayı algılayamıyordum bile… Bir erik ağacı vardı bahçemizde; boyu bana yakın, bodur bir erik ağacı… Kocaman ağaçlara inat, o da çiçek açardı baharda… O zamanlar bilmezdim baharın aşk mevsimi olduğunu… Öyle güzeldi ki minik eriğin çiçekleri; bahar bahardı dalları… Bahar dalıydı onun da adı… Bir gün umutla açan o dallardan birini koparmıştım dayanamayarak.. Bir avcı amca vardı; öyle yaşlıydı ki, bazen çocuk aklım dünyanın en bilgili, en büyük insanın o olduğuna inanırdı... Elimde öylece kırılmış görünce çiçek dolu kırık erik dalını gözlerime baktı uzunca… 

“Yazık değil mi o dala? Bak nasıl da umutla bahara çiçek açmış, cıvıl cıvılmış içi; belli… Bak kokla, aşk kokuyor buram buram… Nasıl kıydın? Koparırken acımadı mı için?” demişti gözleri gözlerimi sorgularken… 

Bir şey nasıl umutla çiçek açar, anlamamıştım o gün… “Umut” sadece bir arkadaşımın adıydı benim için… Aşk nedir bilmezdim ki, buram buram kokusunu duyayım… Koklarken merakla, burnuma erik dalının iğnesi batmıştı ve kanamıştı burnum: Acı veren ve kanatan bir şeydi demek ki aşkın kokusu… Kıymak neydi ki? Bazen Türk filmlerinde çalınırdı kulağıma, “kıyma bana” diye ağlardı filmin  başrolündeki kadın kötü adamlara… Kötü adamlar kıyardı demek ki; ben adam değildim ki! Peki ya iç acısı nasıl birşeydi? İnsan içine dokunamazdı, oraya bir şey batıramazdı ki; iç acısı nasıl yaşanırdı?

Aradan yıllar geçti… Avcı amca yok artık… Hayatımda bırakırken yaldızlı izlerini, deniz yıldızı gibi derinlerde kayboldu… Sözleri yüreğimde yazılı kaldı giderken… 

Hemen her bahara aşık girdim ben… Her baharda çiçek açtı yüreğim, cıvıl cıvıl oldu hep içim; aşk koktum hep buram buram…

Ya bana kıydılar, ya ben kıydım birilerine… Koparılırken acı çektim; bazen hiç düşünmeden ben kopardım. Bir bahar günü aşkı bir erik dalından öğrendim…

Ve büyüdüm.. İşte ben o bahara, ardından getirdiği sımsıcak, tutku dolu yazason olduğu için Sonbaharı hiç sevmedim. Kimileri için masal gibidir ya Sonbahar… 

“Oh bee Eylül geldi!” diye zafer çığlıkları atıp mutluluk dansı edenler… Onlar için hoşgelmiş o zaman…

Benim için karamsar olan o masalda, dilerim tüm sihirleri ve mutlulukları herkes kendi payına bölüşsün…

“Kasım’da aşk başkadır!” diyenlere ve inananlara: Öyle bir aşk varsa dilerim tüm isteyenlere ve bana da bir yerinden talih gülsün…

Gökten üç elma düşsün… Üçü de benim başıma…