24 Kasım 2017 Cuma,
.
7
Amasya
.

Erçin Keleş

Şiir: Bir sinema düşü

Şiir, özelliği olmayan sözcükleri birleştirerek bir karakter oluşturma sanatıdır. Birden fazla sözcüğün birden fazla anlama geldiği diyarlarda tüm anlamların aslında aynı anlatıya sağdık kalmasıdır. Şiirde geçen bir kelimenin sözlük anlamı değil, sizlik anlamıdır önemli olan. Bir kalıbı olduğunu söyleyen edebiyatçılar vardır. Gerçi evrenin bile bir kalıbı var bunu yalanlayamayız. Fakat bu kalıp, bir balon gibidir. Kelimeleri sığdırdıkça içine genleşir, yükselir, erişilemez noktalara ulaşır ve biri gelir o balonu patlatır. İşte size, şiirin doğuşu. 

Şairler, kelime cambazıdır. Sizin düşündüklerinizi ifade eder, bunları yazıya dökerler. Orada yazan sizin de okumak istediğinizdir, söylemek istediğinizdir. Yer yer hissetmek istediğinizdir. Sinema da öyledir. Yönetmenler sizin düşündüklerinizi, hissettiklerinizi görselleştirirler. Orada gördüğünüz, sizin ütopyanızdır. Yalnızca bu nedenle değil fakat bu nedenle sinemayla şiir birbirine çok benzer. 

Sinemada şiirsellik tahmin de edilebileceği üzere Fransa’da baş gösterdi. Şiirsel gerçekçilik ile başlayan sinema akımı umut üzerine kuruluydu. Tozlu raflarda duran şiir kitaplarının tozu, sinemaya sıçramıştı. Bu akımın örnekleri kara film denemeyecek kadar umut üzerine kuruluydu. Belki hava kapalı, ışıklar loştu veya insanlar intihar etmek istiyorlardı. Mutsuzluk vardı fakat, bağlanıyordun. Bir şair seni şiire, duygulara nasıl bağlıyorsa, bir yönetmen de seni filmine öyle bağlıyordu.

Jean Renoir ve Jacques Prévert bizlere bu benzerliği gösteren ilk isimler. Bizde ise bunun ilk farkına varanlar Lütfi Akad ve Attila İlhan. Bir tarafta ‘’Yalnızlar Rıhtımı’’, diğer tarafta ‘’Sisler Rıhtımı’’. Diğer bir şair ise Ingmar Bergman’dır. İsveç’te bir paranın üstüne kendisinin resmi bastırılmıştır. Kendisi şiirin farklı bir yolunu seçenlerden. Zıtlıklar yaratıp derin incelemeye dalan, yer yer karamsarlığa kapılan karakterlere sahip. Uzun bekleyişler onun kalemi olsa da, insanları binbir farklı hissiyata sürükler. Hissettirmesi fakat özendirmemesiyle bu 100 yıllık çağın en farklı yönetmenidir. Aradığı şey uğruna kendisinden vazgeçen insanlar yaratır. O insanları filmlerinde yaratır, insanlarsa filmlerinde Bergman’a inanır. Bergman, bir çıkış yolu göstermez, bir çıkışın varlığına sizleri inandırır. İşte en büyük umutsuzluğu bizlere böyle aşılamıştır. 

Son büyük şair ise Andrey Tarkovski. Bir fotoğrafına bakıp 10 sayfa yazı yazmak mı yoksa o fotoğrafı tek kelimeyle anlatmak mı? Tarkovski, insanlık kadar umutsuz değildir. Domeniko ve Alexander kendilerine bir çıkar yol yaratırlar. Bu yol herkesi mutluluğa ulaştıracaktır. İnsan istekleri değişken olsa da ıd’leri birbirine çok yakındır. Anlamı göremediğiniz bir cümleyi güzelleştirmek adına koyduğunuz sözcükler sizleri bir zafere inandırsa da, bir yıkıma uğratacaktır. 

Tarkovski ve Bergman hakkında konuşmak, onların filmlerini yorumlamaya çalışmak aptallık olacaktır. Nasıl ki bir şair kendi duygularını anlatmaya çalışır ve insanlar da bu duygulardan nemalanırsa, yönetmenler için de aynı şey geçerlidir. Birden çok farklı anlamın, aslında bizlere aynı sonucu göstermesidir. Üzerine uzun uzun konuşmanız, yazılar yazmanız yapaydır. Bu yönetmenler size hissetmeyi vaat ederler. Sizler de, hissedersiniz..